Anadolu'nun Ortodoks Topluluğu: Karamanlılar

Anadolu'nun Ortodoks Topluluğu: Karamanlılar 10.04.2017 Yasin ÇETİN Bu yazıda Ortodoks Karamanlılar v...

25 Aralık 2025 Perşembe

Sharm el-Sheikh’te Bir Dalış Günlüğü

Sharm el-Sheikh’te Bir Dalış Günlüğü



Sharm el-Sheikh’in adını ilk duyduğumda, bunun sadece bir şehir değil, suyun altında saklanan bir hikâyenin kapısı olduğunu bilmiyordum. Kızıldeniz'in mavisi başka hiçbir yere benzemez; çünkü o, Afrika’yla Arabistan’ı birbirinden ayrılırken açılan genç bir yarığın akıntı rengi… Tuzu yüksek, sıcaklığı tutkulu, rengi doymuş. Daha eskimemiş bir deniz; tıpkı yeni yazılmış cümleler gibi canlı.

Ras Mohammed ise bu genç denizin nabzının en hızlı attığı yer. Bir anda karanlığa düşen duvarlar, ateşe çalan mercanlar, ışığın suyun içinde kıvrılıp 30 metre öteyi bile çıplak bir gerçeklik gibi kendini göstermesi… Burada deniz, sadece tuzlu bir su değil. Zamanın, jeolojinin, mitlerin ve canlılığın el ele dolaştığı bir hikaye anlatıcısı gibi. O yüzden dalgıçlar Sharm’dan bahsederken hep aynı cümleyi kuruyor: 
“Orada suyun altı hakikatin kendisi.” 

Gerçekten de her dalış, rengi ve sessizliğiyle kendine ait bir hikaye yazıyor. Seni içine alıyor, çıkınca da hafifçe dürtüyor: “Aynı kalmazsın.”

Sharm yolculuğuna Türkiye’den Kutup Ayısı Doğa Sporları Kulübü’yle çıktım. Belgeler, ekipmanlar, program… Her şey daha yola çıkmadan tamamlanmıştı. Türk insanının seyahatte en çok ihtiyaç duyduğu şey: düzen. 

Sharm’a varınca operasyon Camel Dive Club’a geçti — bölgenin en köklü, en güvenilir dalış merkezlerinden biri. Tekne düzeni tıkır tıkır. Ekipman bakımları özenli. Brifingler net. Kutup Ayısı’nın titizliğiyle Camel’ın deneyimi birleşince, bize sadece suya dalmak kaldı. Huzurlu bir hazırlık, pürüzsüz bir akış… Kızıldeniz’e ilk kez giren için güven, tecrübeli için konfor.

by Leyla AYDIN

Sina’ya adım attığım an aklımdan geçen tek cümle.
“Hiçliğin geometrisi.”

Gökyüzü açık, toprak çıplak, rüzgâr kuru.
Çıplaklık boşuna değil elbette. Burası, dünyanın en yaşlı kayaçlarından bazılarını taşıyan, milyonlarca yıldır yağmur yüzü görmemiş, bitkiye yüz vermeyen bir yarımada.
Toprak o kadar mineral dolu, o kadar tuzlu ki:
Yeşil burada tutunmayı uzun zaman önce bırakmış.

“Böylesine kurak bir yerin dibinde nasıl cennet var?”
Sina’nın bütün hikâyesi zaten bu karşıtlıkta saklı yukarıda ateş, aşağıda su. Bu sert coğrafya aynı zamanda eski ticaret yollarının kavşağı. Baharatın, buhurun, madenin taşındığı koridor… Gündüz güneş taşları cam gibi parlatıyor; çölün yüzeyi titrek dalga gibi görünüyor. Gece ise başka bir dünya açılıyor: Işık yok, elektrik yok, gürültü yok. Sadece çölün nefesi.
by Leyla AYDIN


Evet bulut yok, yıldız çok, sonsuz gibi görünen açık bir gökyüzü var. Musa’nın Kızıldeniz’i aşma hikâyesini anlatanların “yıldızlarla aydınlanan yol” derken neyi anlatmak istediklerini çok iyi anlıyorsun. Efsane mi, doğa olayı mı bilinmez ama Sina’da gecenin kendi mitolojisi var. Samanyolu bildiğimiz, fotoğraflarda gördüğümüz şekilde değil; bizzat yüzüne bakıyor insanın .

Bir geceyi elektriğin olmadığı bir Bedevi kampında geçirdik. Çadırlar hurma lifinden, keçi kılından, hafif bir ahşap iskelete gergin. Gündüz gölgesinin serinliği, gece esintiyi kesen sıcaklığı iyi hissettiriyor. Ateşin çıtırtısından başka ses yok. Telefon çekmiyor; zaman ilerlemiyor sanki ve hatta zaman ilerlemek istemiyor. Bedevi kültürü bu sessizliğin üstünde yükseliyor. Ekmeği bölmek, çayı paylaşmak, misafiri ağırlamak… Asırlardır hiç değişmemiş ritüeller, insanı başka bir zamana taşıyor. Ve bütün bu çıplaklığın hemen altında Kızıldeniz’in neon renkli, taşkın bir yaşamı var. İnsan ister istemez soruyor:

“Bir yer nasıl hem hiçlik hem de bolluk olur?”

Cevabı suya dalınca anladım. Sina’nın bütün yaşamı, kendini suyun altına saklamış.


Dalışımız Ras Katy’den başladı; sabah ışığının en çok yakıştığı noktalardan biri. Kızıldeniz’de akıntılar kuzey–güney hattında işler; çünkü deniz gençtir, sürekli hareket ister. Teknenin gölgesi maviye değdiğinde, Eski Mısırlıların okyanusu “Nun” diye adlandırmasının boşuna olmadığını düşündüm ilksel su, yaratılışın karanlık başlangıcı. Thales’in Mısır’dan etkilendiği rivayetlerinin gerçek olduğunu düşündürüyor.

Suya girer girmez görüş mesafesi 30 metreye açıldı. Kızıldeniz’in berraklığının sırrı basit. Denize tortu taşıyan neredeyse hiç nehir yok. Sudaki gerçeklik filtresiz.

Aşağılara indikçe mercanların rengi çarpıyor insana. Kızıldeniz mercanları daha parlak; çünkü su sıcaklığı yıl boyu sabit, tuzluluk yüksek. Türler kendini korumak için pigmentlerini artırmış. Sanki biri suyun altına neon boya dökmüş gibi. Derinlerde akıntı kendini hissettirmeye başladı.

Kızıldeniz akıntıları gariptir; ansızın yukarıdan çöken bir “downcurrent” omzuna vurur, sonra hiçbir şey yokmuş gibi kaybolur. Resifin coğrafyası böyle oyunları sever. Bazen bu akıntının içinde süzülürken Mehet-Weret’i hatırlıyorum — “göksel suların büyük dişisi.” Yukarıdan gelen suyu açıklayan mit. Akıntı omzuma çarptığında hep aynı duygu: görünmeyen bir el “hadi” diyor.

Bizim denk geldiğimiz yan akıntıydı; seni nazik ama kararlı bir süpürge gibi önüne katıyor. Direnmek anlamsız. Su burada senden eski, senden güçlü. Kendimi bıraktım. Nereye götürüyorsa, oraya. Belki bir dalışın en özgür saniyeleri.

Mercanların arasında minik balık sürüleri dolaşıyordu. Kızıldeniz balıkları küçüktür; resiflerin dar çatlaklarında saklanacak şekilde evrimleşmişlerdir. Renkleri ise hem kamuflaj hem flört için ateşli.
Her biri pırıl pırıl kıvılcım gibi.
Tam burada Hatmehit’i düşündüm balık tanrıçasını. Rehberlik eden, yolu gösteren, koruyan…

Sonra eski bir yaratılış miti geldi aklıma. Mısırlılar, dünyanın başlangıcını “izsiz bir su boşluğu” olarak anlatır. Bu boşluktan Tanrı Atum yükselir; ilk yaşam kıvılcımı da orada yanar. Balıkların renklerini de o ilk ışıktan aldıklarına inanırlar. O minnacık balık sürüsü, bir anda bu inanışın canlı bir dipnotuna dönüştü. Sanki hepsi o ilk ışıktan kırıntılar taşıyordu. Sessizlik, düzen, renk…
Modern tüple antik bir metnin içine dalmış gibiydim.

Dalış bitti. Yüzeye çıktım.
Güneş gözlerime vurdu ama zihnim hâlâ derindeydi.
Az önce dünya değil, dünyanın altındaki başka bir evreni görmüştüm.

by Leyla AYDIN

by Leyla AYDIN

by Leyla AYDIN

by Leyla AYDIN

by Leyla AYDIN

by Leyla AYDIN

by Leyla AYDIN

by Leyla AYDIN






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder