Anadolu'nun Ortodoks Topluluğu: Karamanlılar

Anadolu'nun Ortodoks Topluluğu: Karamanlılar 10.04.2017 Yasin ÇETİN Bu yazıda Ortodoks Karamanlılar v...

19 Mart 2026 Perşembe

Aspendos’da Gün Doğmadan

Aspendos’da Gün Doğmadan




Uyandığımda gökyüzü hâlâ karar verememiş oluyor. Ayakkabılarımı bağlayıp koşuya hazırlanmak için dışarı çıktığımda ilk fark ettiğim şey sessizlik değil; gökyüzünde ağır ağır süzülen sıcak hava balonları. Renkleri sabahın kararsız ışığında seçilmiyor; gölgeleriyle var oluyorlar. Aspendos’un üzerinde duruyorlar, sakin, acele etmeden. İçlerinde kimlerin olduğunu bilmiyorum ama hepsi aynı yere bakıyor: antik kentin tiyatrosuna. Aşağıdan bakınca devasa, yukarıdan bakınca belki bir maket gibi görünen o yapı, gün doğmadan bile kendini belli ediyor.

Aspendos Antik Kenti bu saatlerde yavaş yavaş uyanıyor. Roma döneminden kalma tiyatro, su kemerleri, çevreye yayılmış taş yapılar günün ilk ışığını karşılıyor. Ben koşuya başlarken, kazıda çalışacak ustalar da yola düşüyor. Kimisi yürüyerek, kimisi bir araca binmiş, kimisi sessizce sigarasını içerek ilerliyor. Aynı yolu farklı sebeplerle kullanıyoruz. Gün içinde kalabalıklaşacak olan bu yer, sabahları yalnızca çalışanlara kalıyor. Çalışma tam anlamıyla başlamadan önceki o kısa zaman dilimi, kentin en sakin hâli.

Aspendos. Leyla Aydın Arşivi.

Hava serin ama nemli. Serinliği tenimde hissediyorum; nem ise daha ilk adımlarda nefesimi ağırlaştırıyor. Adımlarımı saymıyorum, nefesimi dinliyorum. Aspendos’un kıyısında aylar geçirdim ama sabahları koşarken kendimi buraya ait hissettiğim pek olmuyor. Daha çok, bu yolun beni nereye götüreceğini merak eden biri gibiyim. Koşu ilerledikçe düşüncelerim de açılıyor; her adımda hem bu kenti hem de kendimi yokluyorum.

Koşarken acelem yok. Burada olmamın sebebi kaçmak değil; aksine, etrafı daha dikkatli görebilmek. Ayaklarım yolu ölçerken, gözlerim ilçenin sabah hâlini ezberliyor. Bir süre sonra adımlarım hafifliyor, nefesim kendiliğinden bir düzene giriyor. Yolun beni taşıdığını hissettiğim an tam da bu an oluyor. Sanki ben koşmaktan vazgeçiyorum da asfalt, hava ve sessizlik beni ileri itiyor.

O anda fark ediyorum: koşu sadece bedenle ilgili bir şey değil.

Bu yolu ilk koştuğumda ağaçlar çıplaktı. Ne çiçek vardı ne meyve; dallar sanki kendilerini tutuyordu. Dört ay boyunca aynı yoldan geçtikçe nasıl değiştiklerini gördüm. Önce çiçeklendiler, sonra meyve verdiler. Narlar ağırlaştı, portakallar sarardı, incir ağaçlarının biri biterken diğeri olgunlaştı. Burada toprak durmadan bir şey üretmeye karar vermiş gibi; biri düşmeden diğeri hazır oluyor. Bunu fark ediyorum çünkü her sabah aynı ağacın altından geçiyorum ve hiçbir sabah birbirinin aynısı olmuyor.

Bazen bu ağaçlara, binlerce yıl önce bakan birini düşünüyorum. Antik çağda, sabahın bu saatinde tarlasına yürüyen bir çiftçi. Çiçeği sayan, meyvenin ağırlığını elinde tartan. Belki o da, bu saatte, bir şeylerin başladığını ve bittiğini biliyordu. Zaman değişiyor, yol değişiyor ama toprağın dili aynı kalıyor.

Koşu ilerledikçe adımlarım yavaşlıyor. Nefesimi ayarlıyorum; burnumdan alıp içime çekiyor, ağzımdan veriyorum. Nabzımın yükseldiğini bileğimdeki saatten değil, damarlarımda hissediyorum. “Bugün buradan döner miyim?” sorusu her sabah aynı yerlerde geliyor aklıma. Bazen bacaklarım değil, gördüklerim yoruyor beni.

Yolun kenarına kazınmış çöpler var; öyle dün atılmış şeyler değil. Bazı şişeler toprağa gömülmüş, poşetler çalıların arasında eskimiş. Sanki buraya ait olmuşlar.
Cam. Plastik. Teneke.

Bir noktadan sonra tasnif etmeyi bırakıyorum çünkü hepsi aynı şeye dönüşüyor: pisliğe. Burası turistlerin geldiği, fotoğraf çektiği, antik kenti gezdiği bir yer ama yolun kenarı unutulmuş. Denk geldikçe söyledim, ima ettim, açık açık konuştum; konu bir yerden sonra herkesin birbirini işaret ettiği bir şeye dönüştü.
“Bizim alanımız değil.”
Bu cümle burada, çöplerden daha kalıcı duruyor.

Antik çağda yaşadığını düşündüğüm o çiftçi bugün buradan geçse ne yapardı, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, onun için toprağın bu kadar sahipsiz olmayacağı.

Tam bu sırada nehir görünüyor.


Aspendos, antik çağda Eurymedon diye anılan bu nehrin yanına kurulmuş. Bugün Köprüçay dediğimiz su, yol boyunca sessizce akıyor. Yukarılarda Köprülü Kanyon’dan doğup buraya kadar geliyor. Anlatılanlara göre eskiden daha yüksekmiş, daha gür akarmış. Şimdi nehrin ortasında küçük adacıklar var; su çekilmiş, akışı sakinleşmiş. Önceki yıllarda çalışanların kazıdan sonra buraya girip yüzdüklerini dinledim ama bugün baktığımda bu pek mümkün görünmüyor. Koşu boyunca zihnimi kurcalayan antik çağ insanlarını düşünüyorum; belki binlerce yıl önce bu suda yüzdüler. Yüzmekle de kalmadılar. Bugün bir geminin buradan geçeceğine inanmak zor olsa da burası zamanında oldukça işlek bir limandı. Nehrin kıyısında, denizciler kullanabilsin diye yapılmış hamamlar vardı. Yapılan araştırmalar, bu suyun bir ticaret yolu olarak kullanıldığını söylüyor.

Nehir antik çağda da akıyordu. İnsanlar, hayatlar, kullanım amacı değişti; su ise aynı yerden geçmeye devam ediyor.

Yine de akan bir şeyi görmek insana iyi geliyor. Koşarken nehirle yan yana gelmek, bir Eylül sabahının bile terlettiği bedene kısa bir ferahlık hissi bırakıyor. Suya bakınca insan bu ferahlığa durmak istiyor ama ben devam ediyorum.

Nehir kenarında birkaç küçük restoran var. Aile işletmeleri. Sabah saatlerinde kapalılar ya da yeni yeni hazırlanıyorlar. Sandalyeler dizilmiş, masalar silinmiş. Gün içinde antik kenti gezmeye gelenler buraya oturuyor; suya karşı çay içiyor, balık yiyor, dinleniyor. Sinek var elbette ama havanın serinlemesiyle birlikte gerçekten azaldığını hissediyorum.

     

Dönüş yoluna girdiğimde koşunun tonu değişiyor. Nehir solumda kalıyor, yol beni köyün içine doğru çekiyor. Aspendos’un yerleştiği dağın, Roma döneminde inşa edilmiş su kemerlerine yaslanan tarafına yaklaşıyorum. Bunlar sıradan kemerler değil. Kenti besleyen suyu kilometrelerce öteden buraya taşıyan, vadiyi boydan boya geçen, hâlâ ayakta duran devasa yapılar. Bazı bölümleri yıkılmış, bazı taşları eksilmiş ama hâlâ ne kadar büyük bir hesapla, ne kadar sabırla yapıldıkları anlaşılıyor. Aşağıdan bakınca yalnızca suyun değil, zamanın da bu kemerlerin içinden aktığı izlenimine kapılıyorum.

Kemerlere doğru yaklaşırken mezarlığın yanından geçiyorum. Sessiz, düzenli, sabahın erken saatlerinde daha da ağır. Ardından bahçeler başlıyor; nar, portakal, incir ağaçlarının arasından ilerliyorum. Yokuş çıkmaya başladığımı hissediyorum. Hızım yavaşlıyor; sanki kemerler benden biraz daha uzaklaşıyor.

Bu yolda güneşle aramda garip bir ilişki kuruluyor. Az önce yükselişini izlediğim güneş, sanki gökyüzündeki koşusunu yavaşlatıyor; dağın arkasında kalıyor. Hava kararmıyor ama aydınlık da değil. Sabahın en parlak hâlini geride bırakıp, günün içine doğru girdiğimi fark ediyorum.

Sonunda uzaktan takip ettiğim su kemerlerinin altındayım. Roma döneminde inşa edilen bu kemerlerin bir efsanesi var. Anlatılanlara göre Aspendos Kralı, kızını kente en faydalı yapıyı kazandıran mimara vermeye karar verir. Bunun üzerine iki büyük yapı karşı karşıya gelir: biri görkemiyle insanları büyüleyen tiyatro, diğeri ise sabırla yükselip kente hayat taşıyan su kemerleri. Günler süren tartışmaların ve beklentinin ardından karar verilir; kazanan, kente suyu ulaştıran bu uzun ve sessiz yapı olur.

 

Bugün altından geçerken ne bir kral var ortalıkta ne de bir yarış. Ama hâlâ aynı sorunun izini taşıyor bu taşlar: Bir kent için asıl gerekli olan nedir? Gösteriş mi, süreklilik mi?
Ben cevabı biliyor gibiyim; terli bedenimle, susuzluğun ne demek olduğunu düşünerek geçiyorum kemerlerin altından.

Ter aynı ter. Zaman başka.

Ana caddeye çıktığımda güneşi yeniden görüyorum. Sanki gün benim için ikinci kez doğmuş gibi. Asfalt parlıyor, gölgeler kısalıyor. Koşuyu bırakıp yürümeye geçiyorum. Nabzımı düşürüyorum, nefesimi sakinleştiriyorum. Koşunun en sessiz kısmı bu.

Sol tarafta peynirli, mantarlı, ıspanaklı sıra sıra gözlemeciler var. Sabah hazırlığı içindeler. Geçerken selamlaşıyoruz. Biraz önce nehir, taşlar, kemerler vardı; şimdi sacın üstünde ısınan hamur, çay bardakları, yaklaşan kahvaltılıklar ve tanıdık yüzler var. Adımlarım yavaşladıkça zihnim kazıya doğru dönüyor.

Birazdan gideceğim yer belli. Kazı alanı düzenli, planlı. Aynı anda birkaç noktada çalışma var. Herkes ne yapacağını biliyor. Koşu tamamen bittiğinde bir süre yerimde duruyorum. Ayakkabılarımın içi ıslak, tişörtüm sırtıma yapışmış. Güneş artık tam karşımdan geliyor; sabahın tereddütlü ışığı gitmiş.

Nefesim yavaşlıyor ama bedenim hâlâ hareketin izini taşıyor. Sabah koşarken geçtiğim yollar birazdan işin bir parçası olacak. Toprağa dokunacağım, taşları gözlemleyeceğim. Hız yerini sabıra, nefes sessizliğe bırakacak.

Koşu bitiyor.
Birazdan, toprağın temposuna geçeceğim.

Leyla Aydın 
Arkeolog







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder